24 Şubat 2017 Cuma 0 yorum
Yaşam dersleri almak için Hindistan'da aşrama kapanmana gerek yoktur. Bazen basit ev hallerin bile aydınlanmanı, senin realitenin ötesindeki gerçekleri fark etmeni sağlar. 
Misal; mor battaniyenin altından çay koymak için ayağa kalkıp, salonda anlamsızca duran tuzluğu eline alır, su ısıtıcısına suyu koyarsın fakat dönüş yolunda, çalışırken aniden duran 15 yıllık emektar çamaşır makinesinin çalıştırma düğmesine bininci kez basarsın. Geçerken kızının odasına uğrayıp tuzluğu onun masasına bırakır, banyoda nedensiz yere saçını düzeltirsin. Yolda karanlığı dost bilerek oyun olsun diye pusu kuran kediyi ıslak mama vermemekle tehdit edip kıçına bir şaplak atar, ışığı yakmak yerine, patinaj yaptırmayı seven koridordaki ufak kırmızı halıyla cebelleşip, bazen bir orkestradan bile güçlü ses çıkaran buzdolabından küçük soğuk yeşil soda şişesini alarak neşeyle yerine oturursun! 
Hayat çoğu zaman farklı bir niyetle harekete geçmene rağmen ilk amacından çok uzak şeyleri deneyimlemeni sağlar. Çay içecekken sodayla yerine oturduğunda, çamaşırları buzdolabına yerleştirmediğine şükredersin. Kızının masasına bıraktığın tuzluk şimdi olmasa bile bir gün mutlaka işe yarayacaktır. İşte bunlar hep aydınlanma
Mor Battaniye Altı Zihin İçi Sohbetleri Şubat 2017
3 Ocak 2017 Salı 0 yorum
"Hadi" dedim "kalk saat 6:50" oldu!" "Hayır" dedi "ben 6:51'de uyanıyorum, saatimi kurdum senin beni uyandırmana gerek yok!". "6:51 ne ola ki?" dedim. Kendine verdiği ödül bir dakikaymış. 7:29 da gelen servisini dolayısıyla da daha şafak sökmeden çocukları ayağa diken okulu protesto ediyormuş. Hay Allahım Derin yaaa😂😂😂
14 Aralık 2015 Pazartesi 0 yorum
"Yalnızlık ve tek başınalık arasındaki farkı biliyor musun?" diye sordum kendini yalnızlık denizinde boğulmaya terk eden 12 yaşındaki ergen kızıma
"Evet." dedi
"Anlatsana biraz" dedim ufak da olsa bir farkındalık yaratmayı umut ederek.
"Tek başınalık kendi seçimindir. Bazen zevkli bile olabilir, yalnızlığınsa sorumlusunun başkaları olduğunu düşünürsün. Terk edildiğini sanırsın. Acı vericidir."
"Peki sen de şu yaşadıklarında tek başınalığının keyfini çıkarsan olmaz mı biraz?" diye sordum.
"Hayır" dedi, "Şu an yalnızlığımın sebebi olarak başkalarını suçlamak istiyorum."
Öyle şaşkın şaşkın baktım yine ben. Kimin farkındalığa ihtiyacı var Allah aşkına! Geçen konuyu konuşurken arkadaşlarımdan biri "Baba Çınar ağacı gibidir, meyve vermese de gölgesi yeter" sözünü hatırlattı. Ergen kızımla ilişkide Çınar ağacı gibi olmaya karar verdim. Dilsiz, meyvesiz ama kökleri magmaya, dalları gökyüzüne kadar uzanan, gölgesinde dinlendiğin, kucağında huzur bulduğun, kocaman bilge bir çınar ağacı...
9 Aralık 2015 Çarşamba 3 yorum

Saat 6:40 gibi bir şey. Gözlerim yarı kapalı olduğu için telefonun saatini ancak bu kadar görebiliyorum. Kendimi tuvalete taşımam lazım. Akşam yediğim karpuz boş durmamış, beni sıkıştırıyor. Karpuzun nasıl olup da sıvı halini koruyarak tekrar top şeklini alıp mesaneme yerleştiğini merak ediyorum. Hayır hamileliği hiç özlememişim ve evet küçük parmaklar feda etmek içindir. Ben de kapının eşiğine vurmak suretiyle sağ küçük parmağımı feda ediyorum. Gelecekte küçük parmaklarımız olmayacakmış haberiniz olsun bu arada, doktor olan bir arkadaşım söylemişti. Hatta neredeyse varlığı mikroskopla görülebilecek küçük parmağıma yarı tiksintiyle bakıp “sen evrimin bir parçasısın yakında küçük parmaklara ihtiyaç duyulmayacak” demişti de tuhaf bir gurura kapılmıştım evren beni seçti diye. Acısını dindirmek için ayağımı avucumda sıkıp bir yandan da sıçrayarak kendimi tuvalete atıyorum. Acısını dindirmek için ayağımı elime alıp sevgiyle sıktığım gibi kalbimi de sıkabilsem keşke diye geçiriyorum içimden.

Kalbimi sıkamıyorum ama bacaklarım ve popomun bir kısmı ıslak klozetin üzerine yayılınca dişlerimi sıkıyorum. Baba ya…Unutmuşum ben erkeklerin klozetin kapağını kaldırmadıklarında kapağa damlattıklarını. Ve ayakta işeyemeyen zavallı dişilerin bu damlalardan nasibini aldıklarını. Bir hışımla salona gidip “Baba lütfen bundan sonra klozetin kapağını kaldırır mısın tuvaletini yaparken? Gerçekten çişin bacaklarıma bulaşmasından nefret ediyorum” demek istiyorum öfkeyle. Ama onun yerine “Ne kadar sallarsan salla dona düşer son damla” diyorum kendi kendime. Sabahın köründe, kocayla yapılacak kavgayı babayla yapmayım diye çişli klozette oturup kendi kendine kıkırdayan bir deliyim ben. Ayrıca karpuzun kendini kanalizasyona bırakması tahminimden uzun sürüyor. Bana dakikalar gibi gelen bir süredir buradayım.

Kolumu biraz daha uzatabilsem şu şampuana uzanabilir miyim ki acaba? Bu arada hazır fırsat yakalamışken tüm şampuan arkası yazıcılarına sesleniyorum. Bence muhteviyattan daha eğlenceli şeyler yazmalısınız. Ne bileyim “Azimli sıçan betonu deler” gibi motive edici sözler ya da kıssadan hisse hikayeler filan belki. Okunmuyor sanıyorsunuz ama yanılıyorsunuz. Tuvalette elimiz kolumuz bağlıyken bazen çok sıkılıyoruz ve şampuanların, saç kremlerinin içeriklerini ezberliyoruz biz. Hatta bu konuda uzmanlığı olanlar bile oluyor. Onlar artık çoğu zaman duş jellerine filan geçmiş oluyorlar.

Aaa hala orada bu arada. Göz göze geliyoruz. Daha doğrusu benim gözlerim onun üzerinde. Ne zamandır orada acaba üç gün mü oldu? Ya da beş? Milim kıpırdamamış. İçinden diş macununu çıkarıp dolabın üzerine koyarken bir süre sonra sıkılıp orayı terkedeceğini, yürüyüp gideceğini ummuştum. Ama yürümemiş. Diş macunu kutuları yürümüyordur belki de. Eğer yürümüyorsa bir süre sonra kendini imha ediyordur herhalde. Acaba kaç yüzyıl sürüyordur doğada yok olmaları? Evin çocuğu biliyor bence. Kılını bile kıpırdatmayıp ona söylenen hiç birşeyi asla yapmadığı, mesela bu kutuyu çöpe atmayı aklından bile geçirmediğine göre, onun bir süre sonra kendi kendini imha edeceğini biliyordur. Ya da belki de çocukların gözünün önünde bir perde vardır. Etrafta olan dağınıklık filan gibi şeyleri asla görüp farketmemelerini sağlıyordur. Bu perde anne olunca kalkıp gözler keskin birer dağınıklık ve çöp sensörlerine dönüşüyordur bilemiyorum. Baba olunca perdede yapısal bir değişiklik olduğunu sanmıyorum bu arada. Neyse sonuçta evin annesi olarak bu kutuyu yürütmek benim görevim tıpkı kendini yıkayamayan çamaşırları yıkamak, hareket edemeyen bulaşıkları makinaya dizmek, kendi kendini temizleyemeyen evi süpürüp silmek ve ayıklanıp bir çırpıda kendini pişiremeyen sebzeleri pişirmek benim görevim olduğu gibi.

Bak yine sırıtıyorum. Evrenin son halkası olduğundan küpküçük parmaklı, kalbini de acıyan ayağı gibi eline alıp iyileştirmek isteyen, şampuan arkası okuyup, diş macunu kutularının yürüyebileceğine inanan, bir erkekle yaşamanın tuhaflıklarını unutmuş ve ev işlerine uyuz olan bir anneyim ben! Bir mesane boşaltım süresince tüm hayatım bir film şeridi gibi zihnimin kıvrımlarından akıp gidiyor. Belki de ölmek böyle bir şeydir. Hadi kalk felsefe yapma duş al duş!!!
11 Ağustos 2015 Salı 0 yorum

ÖZBENE HİTABE


Ey öz benliğim,

Birinci vazifen tüm istikbalini, tüm benliğini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, ailevi ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, benliğini koruma görevini üstlenir, zorlu durumlarda mevcudiyetini koruma ve müdafaa etme durumuna düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. Varlığına ve bütünlüğüne kastedecek insanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Bu insanlar cebren ve hile ile seni değersiz hissettirip, korku içinde bırakarak aziz benliğinin bütün hücrelerine acı ve yetersizlik hisleri aşılamış, yıllarca oluşturduğun tüm koruma duvarlarını yıkmış, tüm korkularını harekete geçirmiş, ruhunu savunmasız bırakmış ve fiziksel bedeninin her köşesini bilfiil işgal etmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, ruhunun, zihninin ve bedeninin üzerinde söz hakkına sahip olduğunu iddia edenler gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu şahıslar şahsî menfaatlerini, özünün istek, arzu ve geleceğe yönelik tüm planlarının üstünde tutabilir. Tüm varlığın ruhsal çöküntü içine girmiş ve ne yapacağını bilmezlik içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.


Ey tek gerçekliği kendi olan, tek başınalığının keyfini çıkarıp bundan keyif duyan, özünün evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen kendi benliğini koruyup, kendini olduğun halinde sevip kabul etmek , yetersiz ve değersiz olduğun fikrinden kendini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, yüreğindeki asil öz sevgide mevcuttur!
15 Haziran 2015 Pazartesi 0 yorum


Mekan: Evin salonu
Zaman: Dün akşam
Kişiler: Anne (40) , Kızı (11)
Sahne: Anne ve kız en sevdikleri ve IKEA'nın 13 kişilik olduğunu iddia ettiği tek koltuklarında yayılmış animasyon filmi Shrek'in başlama saatini beklerken, zorla dayatılan milyonlarca reklamı seyretmek zorunda kalmakta, ve her çıkan reklama saçma sapan yorumlar yapmaktadır.

Anne: Bence bu reklamdaki çocuk çok yakışıklı
Çocuk: Bence sen herkesi yakışıklı buluyorsun
Anne: Bence sen de hiç kimseyi beğenmiyorsun
Çocuk: Belki kalbi güzel değil. Belki de bu dış görünüşün altında çok korkutucu bir insan var!
Anne: Ama beğenip yakınlaşmadan da nasıl bir insan olduğunu anlayamazsın
Çocuk: Doğru anlayamazsın
Anne: E peki nasıl tanıyacaksın karşındakini?
Çocuk: Güzel çirkin demeden herkese aynı şansı vererek
Anne: Demek evde bir Mevlana yetiştiriyorum!
Çocuk: Efendim?
Anne: Yok bir şey, utandım biraz sana bok atasım geldi
Çocuk: Anne!!!
Anne: Peki Shrek yakışıklı mı?


Kıkırdamalar, gıdıklamalar eşliğinde annenin düşüncelere dalmasıyla sonuçlanan bir anne kız akşamı ve yine alınan dersler....
3 Haziran 2015 Çarşamba 0 yorum

HAYALLERİMİN VE YETENEKLERİMİN PEŞİNDEN...

“..…gitmek istiyorum” dedim. Ama öncesinde “Size aşığım ben.  Size ve ofisinize ancak…” diye söze giriş yapmıştım. Aklından geçenleri göstermeyen bir yüz ifadesiyle yüzüme baktı. Anlayabildiğim tek duygu hafif bir şaşkınlıktı zira sol kaşını hafifçe yukarı kaldırmıştı. Fakat o şaşkınlık daha sonra yerini içten bir gülümsemeye bıraktı. Bakışlarında biraz da alaycılık vardı ama birkaç saniye süren o ifadeyi görmezden geldim.

 “Ben de sana aşığım öncelikle onu belirteyim” diye söze başladı. “Neymiş hayallerin bir anlat bakalım. Nasıl para kazanmayı düşünüyorsun?” Üzerine ışık tutulmuş tavşan gibi öylece bakakaldım. Henüz bir şey düşünmemiştim ve bunu açıkça söyleyemezdim.  Birkaç cümleyle derdimi ve yapmak istediklerimi anlattım. İşin garibi anlatana kadar ne yapmak istediğime dair hiçbir fikrim yoktu. Sırf onu ikna etmek için uydurduğum planlar sonradan mantıklı iş alanları yaratacak gibi görünüyordu. Ağzımdan dökülen benim bile inanmadığım planlarımı sakince dinledi.   “ Tünelin sonunda gördüğün ışığı benim de görmem lazım. Hayatında zorluklar yaşadın. Sorumlu olduğun insanlar var. Seni öyle sokağa bırakamam. “

Hayat ne tuhaftı, karşımda bir adam oturuyordu. Tam 10 yıldır beraber çalışıyorduk ama onun dışında hiçbir bağımız yoktu görünürde. Ama içimizde birbirimize derinden bağlıydık belli ki. Bana karşı kendini sorumlu hissediyordu ben de ona karşı kendimi sorumlu hissediyor olmalıyım ki öyle çekip gidemedim, önce iyi olacağıma dair onu ikna etmeliydim. Birden bilinçaltım açıldı ve kelimeler ağzımdan yuvarlandı sanki. “Benim için sizin onayınız çok önemli. Ailemde kollayıcı bir erkek figürü yok biliyorsunuz. Ne eşim, ne dayım ne amcam…Siz benim için o kollayıcı erkek figürüsünüz”  Çok duygusal bir andı. Bilmeden ağır bir rol biçmiştim kendisine. O da kabul etmişti anlaşılan. Sözcükler bir bir dökülürken ben de ne dediğime şaşırıyordum.
Çok inanılmaz bir sistemin içerisindeyiz hakikaten. Bunu da geçen gün düşündüm. Sonuçta hayatta bir başıma gibi hissediyordum kendimi. Ama yine de öyle kalınmıyor ki bir başına. Bazı kilit noktalara önemli insanlar yerleştiriliyor ve onlar görev süreleri boyunca o noktalardan seni gizlice desteklemeye, kendi ayaklarının üzerinde durabilene kadar uzaktan izlemeye devam ediyorlar. Baktılar tökezliyorsun, kanatlarından biraz tutuveriyorlar sana fark ettirmeden. İşte patronum da benim için öyle kilit bir noktadaydı ve gizlice ya da alenen uçuşumu destekliyordu.

 “ Başka bir ofiste işe başlayacağım deseydin ayaklarından tutar bırakmazdım ama belli ki kendin için bir şeyler yapmak istiyorsun, bana da senin yolunu açmak düşer” dedi. Fazla söze gerek yoktu. Artık yalnız uçmak, bir bilinmeze doğru kanat açmak istiyordum. Ve bu isteğim bir şekilde kabul görmüştü. Fazla vakti yoktu hızlıca çıkması gerekiyordu bir toplantı için. Konuşmayı ertesi gün tamamlamak, ayrıntıları konuşmak üzere yarım bıraktık. Asistanı olduğum için sadece 20 dakikası olduğunu bilerek konuşmayı başlatmıştım. İlk sefer için daha uzun bir konuşmayı yüreğim kaldırmayacaktı zira. O çıktığında ve ben yerime oturduğumda hafiflemiş gibiydim ama tam olarak da durumun farkında değildim. Bir süre kimseyle paylaşmamı istedi. Sanırım onun da içinde sindirmesi gerekiyordu. Akşam saatlerinde ofise döndüğünde artık arkadaşlarıma söyleyebileceğimi belirtti. O noktadan sonra durum kontrol edilemez bir hal almaya başlamıştı. Geri dönüşü olmayan bir yola girmiştim ve önümü göremiyordum. Fakat içimdeki ses devam etmemi, asla korkuya kapılıp yolumu değiştirmemem gerektiğini söylüyordu. 

10 yılımı birlikte geçirdiğim insanlara bir bir durumumu açıkladım. Seçtiğim kelimeler aşağı yukarı aynıydı, tepkilerse çalışma arkadaşlarımın karakterlerine göre değişiyordu. Örneğin anaç olan dostum “hemen hesaplarını getir, sen paradan anlamazsın ben sana en azından bir yıllık bir kazanç-gider dengesi hazırlayacağım” derken, daha gerçekçi olan bir diğeri “maddi manevi her daim yanındayım yolun açık olsun” diyor, öteki “sakın bize sormadan ortaklık filan kurma onca avukatız her adımını bize danış” derken, emekli olmak üzere olan beriki “ kızım bari kızını filan evlendirip öyle yoluna gitseydin. Ne yapacaksın öyle yalnız güvencesiz “ diyerek çekincelerini dile getiriyordu. Hepsi çok farklı tepkiler vermişti ama ortak yanları sevgiydi. Bana karşı inanılmaz bir sevgi hissediyorlardı. O an ne kadar şanslı olduğumu düşündüm. Ne kadar sevildiğimi, onaylandığımı, değer gördüğümü. Kaç insan bu güzel ayrıcalığı tadabiliyordu acaba? İşlerinden, patronlarından nefret eden onca insan tanımıştım. Bu bir ayrıcalık değil de neydi ki? Yüce yaratıcı hayatıma onca zorluk koyarken, bu alanı özellikle rahat, güvenli ve sevgi dolu tutmuştu belli ki. Çalışma ortamım ve kazancım da çok kötü olsaydı o zaman onca acı dolu deneyimi yaşarken ayakta kalmayı başarabilir miydim? Oradan oraya savrulurken tutunacak dalım olmasa istikrarlı bir şekilde durup fırtınanın geçmesini bekleyebilir miydim? Kayıplarımı yaşarken kimse sırtımı sıvazlamasa kalkıp tekrar yoluma devam edebilir miydim? Cevap çok netti. Korunuyordum ve bu koruma ilahi düzen içerisinde bana iş ortamım olarak sunulmuştu.

Fakat ruhum gelişmek ve yeni deneyimler yaşamak istiyordu ve burada kalarak bunu yaşayamayacaktım. Çünkü bedenimi tüm gün ofiste oturur vaziyette tutmak için ekstra çaba harcamam gerekiyordu ve bu duygu beni çok yoruyordu. Güvenli ortamı bırakıp derin sularda yüzmek çok korkutucuydu ama bunu yapmazsam hep olduğum yerde kalmak da çok korkutucuydu. Ya şimdi ya da hiçti. Çünkü kırk yaşındaydım. Ne saçma sapan kararlar alıp kendini tehlikeye atacak kadar genç ne de artık kıpırdama gücü bulamayacak kadar yaşlıydım. Bir yerde okumuştum. Kırk yaş bilgelik yaşıydı. Bu zamana kadar bir sürü harika dersler almış, farklı deneyimler ve farkındalıklar kazanmıştım. Bu hayatta olduğuma göre derslerim devam ediyordu. O halde daha önce aldığım dersleri almak yerine yeni dersler almak, yeni hocalar tanımak için cesaret göstermeli, yolumu açmalıydım. İşte tüm bu düşüncelerdi beni ayrılık kararına götüren. Daha önce cesaret edemeyişimin sebebi ise sevgi, güven ve alışılmışın verdiği rahatlık duygularıydı. Çok uzun bir düşünme karar verme sürecinden sonra işte bu noktadaydım. İşin en zor aşamasını geçmiş, patronuma ve iş arkadaşlarıma söylemeyi başarmıştım. Ve ben, bunca karışık duyguyu hissederken hiçbir tepkide bulunmamış, her şey sıradanmış gibi davranmıştım.  Bu normal miydi?

Aslında pek de normal olmadığını daha dün fark ettim. Ofiste çok sevdiğim bir arkadaşım için sürpriz bir emeklilik partisi düzenledik. Haberi yokken toplanıp harika bir yemek organize ettik. Daha öncesinde tek tek ona olan duygularımızı bir videoya kaydetmiştik ve masaya oturunca öyle aniden gösteriverdik. Hepimiz o kadar içten ona sevgilerimizi sunmuştuk ki, izlerken her konuşan kişi sanki emekli olan arkadaşım için değil benim için konuşuyormuş gibi hissettim. Ve o noktadan sonra kontrolümü kaybettim. Ağladım, ağladım, ağladım. Sanki işimden değil eşimden ayrılıyormuşum gibi. Sanki dünyanın bayıldığı, yakışıklı, zengin, anlayışlı ve sevgi dolu bir kocam varmış ama ben artık ona âşık olmadığım için boşanmak istiyormuşum, dışarda da başka yakışıklılarla flört ediyormuşum gibi.  Biliyorum bu söylem yakışık almadı ama hissettiğim tam olarak bu!

Peki, şimdi ne olacak? Gerçekten bilemiyorum. Aklımda Şems-i Tebrizi’nin sanki benim için söylenmiş bir sözüyle yola devam….

“Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.”
 
;