13 Mart 2014 Perşembe 4 yorum

ACI NEDEN GEREKLİ?

Gayet iyi bir çocukluk geçirdiğimi sanmıştım. Uyandığımda 20’li yaşlardaydım. Bir gün kardeşimle oturup çocukluğumuzu sorgulayıp, aslında inanılmaz zor bir çocukluk geçirdiğimize karar verdiğimizde ise artık 30’lu yaşlarımı çoktan devirmiştim.J Salak mıymışım? Belki. Belki de görmek istediklerimi görmüşüm bilemiyorum ama neticede elimde alkolik bir baba, borderline olduğunu tahmin ettiğimiz bir anne ve ilişkilerimizi bir türlü kotaramadığımız bir kardeş vardı. Onları çok ama çok seviyordum ama her ne yaparsam yapayım bir şekilde yanlış anlaşılıyordum. Onlar da beni ölümüne seviyorlardı ama ne yaparsak yapalım birbirimizi olduğumuz gibi kabullenemiyorduk ve  yalnızdım ya da bana öyle geliyordu.

Ufakken yaratıcıyla aram çok iyiydi. Sürekli onunla iletişim halindeydim. Ondan sınıftaki güzel kızlar gibi mavi gözler, kumral saçlar ya da oyuncaklar filan istiyordum. Yiyeceği olmayan çocuklar için yiyecek, sokak hayvanlarına barınak, tüm dünyadaki herkese sağlık afiyet ve mutluluk diliyordum. Bir yandan da korkuyordum kendisinden. Acı çekmekten. Çünkü güzelliklerin yanında acıyı ve kötüyü de yaratmıştı. Dünyada varolan tüm acılar ve kötülükler beni çok üzüyor, başıma gelmesinden çekiniyordum. Acılar neden vardı neden olmalıydı? Az çok yirmili yaşlara kadar çok da büyük acılar yaşamamıştım ama ya büyük bir acıyla karşılaşırsam ne olacaktı? Kafayı biraz da bunlarla bozmuştum.

Derken günün birinde korktuğum başıma geldi. 18 yaşımdan beri birlikte olduğum adamı trafik kazasında kaybettim 30 yaşımda. Sabah hoşçakal öpücüğü vermiştim hatta çok erken saatte evden ayrıldığı için kapıdan uğurlamamıştım bile. O akşam her zamanki saatinde eve gelmedi. Hatta bir daha hiç gelmedi. Buarada yaklaşık iki ay sonra annem hastaneye yattı ve uzunca bir süre tedavi altında kaldı. Sağlığı gitgide bozuluyor kilo kaybediyordu. Sevdiklerimi gitgide kaybedecek olma fikri beni çileden çıkarıyor, korkudan ölüyordum. Vedat’dan bir sene sonra beni büyüten çok sevdiğim babaannem, ardından kendisinden çok şey öğrendiğim iş arkadaşım Semin, onun da ardından annemi kaybettim. Sürekli sevdiklerimizi kaybetmek ailem için bir rutin olmuştu. Kızım 2 yaş sendromu ve devamındaki bunalımlı evreyi yaşıyordu. O da sevdiklerini aniden kaybetmişti neticede. Babam kendini iyice alkole vermişti, tüm gün yatağın içindeydi ve kendini uyuşturmayı seçiyordu. Kardeşimle aram bok gibiyidi. Ve ben kelimenin tek anlamıyla saçmalıyordum. İnanç sistemim altüst olmuştu. Artık yaratıcıyla neredeyse hiç bağlantı kurmuyor, asla dua etmiyordum. Yaratmış olduğu düzene kendimce bir anlam getirmiştim. Buarada bir sistem vardı. Biz ruhlarımızı geliştirmek için buaradaydık ve ruhların gelişmesi için hep acı çekmek zorundaydık. Ruhların neden gelişmesi gerektiği kısmını bilmiyor ve anlamıyordum. Önemli de değildi. Gerekli olan acımı çekip buradan gidecektim. Öfkeliydim hem de çok öfkeliydim, bence yaratıcıya karşıydı bu öfkem. Ama ondan öylesine tırsıyordum ki tüm öfkemi ölen sevdiklerime çevirdim beni yalnız bıraktıkları için. Şuan geriye dönüp baktığımda kaybettiğim tek şeyin aslında sadece sevgi olduğunu farkediyorum. Hiçbirşeye karşı artık ne merhamet ne de sevgi hissediyordum. Çok eskiden sokak hayvanları için debelenir, hep birşey yapma çabasına girerdim. En azından yaralı bir hayvan görsem günlerce kendime gelemezdim. Ama bu olaylardan sonra örneğin yolda yaralı bir hayvan görsem bakıp yoluma devam ediyordum. Hiçbirşey beni etkilemiyordu. Evet ördüğüm duvarlar daha fazla etkilenip üzülmemi engelliyordu ama sevme yeteneğimi de elimden almıştı. Dünyadaki en korkunç şey nedir biliyor musunuz? Acı çekmek değil, artık sevememektir. Çünkü dünyayı toz pembe yapan tek şey aşktır, sevgidir. Ama siz artık bu duyguları hissedemiyorsanız dünyayı gri görürsünüz. Renksiz ve ekşi.

Hayatımdaki tek renkli şey flamenkoydu.Onun renklerini görebiliyordum. Kırmızıydı çok canlıydı, grinin arasından kendisini belli ediyordu. Anda kalmamı sağlıyor başka şey yapmama izin vermiyordu. Şımarık ve kadir kıymet bilmezdi ama olsun zihnimin acıları düşünmesine izin vermiyordu. Buarada çok da güzel maskeler takmıştım. Her daim eğleniyor gülüyordum. Acımın gözükmesini, soru sorulmasını, aciz görünmeyi istemiyordum. Ve çoğu zaman maskelerime öyle sıkı sıkıya bağlanıyordum ki acılarımı ben de hatırlamıyor üstlerini kapatıyordum. İkili ilişkilerim derseniz saçma sapandı. Sevgi yoktu ki ilişki nasıl olsundu. Birkaç ay önce kızım bana dehşet içinde dinlediğim bir hikaye anlattı. “Anne” dedi “ben seni küçükken hırsız sanıyordum?” “Efendim?” dedim şaşkınlıkla “ne çaldım ki ben?” “Gerçek annemi çaldığını sanıyordum. Benim küçükken kısa saçlı bir annem vardı. Çok sevgi doluydu, iyi kalpliydi. Sonra sen onu yokedip yerine geldin. Çok öfkeli ve sinirliydin. Korkuyordum ben senden. Ama sonra alıştım ben de sana. Zamanla sen de beni sevdin gibi geliyordu. Hatta son zamanlarda sanki eski annemi geri getirmiş gibisin.” Bu hikaye acı gerçeği tokat gibi yüzüme çarptı. Tüylerim diken diken olmuştu. Ben ne yapmıştım kayıplarımdan sonraki seneler boyu. Bir Banu yaratmıştım. Sevgisiz aslında öfkeli ve sıkıntılı ama kimseye göstermeyen. Kendine ve sevdiklerine sevgisini veremeyen, yalnız ve mutsuz. Bir tek en yakınlarım görebiliyordu içimdeki irini. Onlara da öfke olarak kusuyordum. Sorunu çözmek istiyordum ama göremiyordum ki çözeyim. İnanç sistemime göre çektiğim acılar sonunda topluma faydalı birşey yapmalıydım ki buradaki görevimi tamamlayım. Bakıyordum etrafıma ya da dünyaya mesela oğlu silahla öldürülen bir anne, silahsızlanmaya karşı bir dernek kurmuştu, ya da çocuğu down sendromlu olan bir diğeri, down sendromlu ailelerin bilinçlenmesi için çalışıyordu. Ben de benim buradaki görevimi bulmaya çalışıyordum. Yas danışmanı olmaya karar verdim. Öyle ya bir kaybı ancak kaybı yaşayan başka biri anlayabilirdi. Ben de kayıp yaşayanlara yardım edecektim. İngilterede uzaktan eğitim veren bir sertifika programı buldum ve hemen kendimi kaydettirdim. Bir de site açtım “yası-yorum” adıyla. Yas yaşayanların acılarını anlamaları için bir forum oluşturacaktım. Söylediklerimin hepsini yaptım, sertifika programı yarım kaldı, sitem de ilgisizlikten kapandı. Ancak şimdi anlıyorum yapmış olduğum hatayı. Ben daha kendi yasımı yaşamamıştım ki başkalarına nasıl yardım edecektim. Hem bu görev meselesi de neydi? Eğer bir kayıptan ya da olaydan sonra birşey yapılması gerekiyorsa bu zorlamayla olmazdı ki, akışın içerisinde oluverirdi. Ben kendimi hep oynar buluyordum, gerçekten ben kimdim? Sürekli “mış” gibi yaşayan bir ben.  Kendimi akışa ve düzene hiç bırakmamıştım ki. İşte buradaki en büyük eksikliğim inanç sistemimi yanlış temeller üzerine oturtmuş olmamdı.

Kendi başıma tatillere gidiyor, yurtdışına çıkıyor, geceleri partiliyordum. Ama mecburen ne yaparsam yapayım kahrolasıca söz geçiremediğim, tilkilerin cirit attığı beynim de benimle birlikte geliyordu.  Kızımla çatışsam da hayatım dıştan gayet yolunda görünüyordu aslında. Peki ya içten? İçten durum vahimdi. Boşlukta ve arayıştaydım ancak ne aradığımı bilmiyordum. Bence beni seven bir sevgilim olsa herşeyi kökten çözebilecektim. Kökten ve temelden! Birinin beni sevmesini ve onaylamasını istiyordum ama peki ben karşımdakini sevebilecek kapasitede miydim? Peki ya kendimi? Kendimi sevebilip onaylayabilir miydim?

Bu soruların cevabını bilmiyordum. Aslında sorun soruyu hiç sormuyor olmamdı. Tüm sorun dış dünyadaydı. Eğer acı çekiyorsam sorumlusu başkalarıydı, bu sistemdi, düzendi. Bakışı kendime çevirmeye çalışmam yıllarımı aldı. “Acaba ben de mi sorun?” dediğimde artık aydınlanma sürecimin ilk adımını atmış bulunuyordum. Buarada yardım almadığımı sanmayın. Birçok psikolog ve psikiyatristin muayenehanesini ziyaret ettim. Hatta ilaç da kullandım bir dönem. Fakat sorun bendeydi istikrarsızdım.

Yakın bir arkadaşım vardı, hep derleşirdik benzer ailevi sorunlarımız vardı. Bana birgün seni bir yere yollayacağım, sorgulama ama git lütfen sana iyi geleceğini hissediyorum dedi. Bu kısmı hızlı geçeceğim çünkü oraya gittiğimde bana yardımcı olan hocam ve o dönemde yaşadıklarım başka bir yazının konusu. Sadece yapmış olduğumuz çalışmalar neticesinde kendimle korkularımla hızlı bir şekilde yüzleştiğimi söyleyebilirim. İşte o günlerde aslında tüm sorunun ben ve benim korkularım olduğunu anladım. Dış dünya diye bişey yoktu. Karşıma çıkan tüm insanlar beni sadece beni yansıtıyordu bana. Örneğin yetersizlik korkumu alevleyen bir adamla tanışıyordum. Ya da gücümü kaybetme korkumu körükleyen ailem sürekli bir olayla tekrar tekrar bu korkumu alevlendirecek olaylar yaşatıyorlardı bana. Kızmamalıydım çünkü görevleri oydu. Ben koşulsuz sevgi moduna geçene kadar bana karşı öğretmenlik görevlerini yerine getireceklerdi. Peki ne menem bişeydi allah aşkına şu koşulsuz sevgi? Herkes sevgiden, ışıktan, auradan bahsetmeye başlamıştı son zamanlarda. Midem bulanıyordu bu sözcüklerden.

Bir akşam kızkardeşim ağlayarak karşıma dikildi. Berbat görünüyordu. Ağlamaktan gözleri şişmişti. Eşiyle kavga etmişti ve ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Normal bir zamanda onu içeri alır, nasihatlarımı birbiri ardına sıralar, kendi doğrularımı ona kabul ettirmeye çalışırdım. Asla anlattıklarını dinlemez hak vermez onaylamazdım. Fakat o gün birşey oldu ve kapıyı açtığımda onu öyle perişan halde görünce içimden bir ses Einstein’ın bir lafını hatırlattı bana. “Hep aynı şeyleri yapıp farklı bir sonuç bekleyemezsın. Bu zaman kaybıdır”. O an başka bir tepki vermem gerektiğini farkettim. Ve içeri girer girmez sarıldım ve “seni seviyorum” dedim. “Kavganızla ilgili sebep sonuç ilişkisini anlatma. Kim haklı kim haksız bilmek istemiyorum. Bu ikinizin de sorunlarını büyütmekten başka bir işe yaramaz. Sen burada ben ve Derin’le kal istediğin kadar. Güzel vakit geçirelim. İyi hissedince o zaman konuşursun kocanla ve ne yapmanız gerektiğine karar verirsin. Ben senin yanındayım ne karar verirsen ver. Yanındayım ve seni seviyorum”. O gece birbirimize sarılıp yattık ve çok garip bişey oldu. Sanki odadaki hava ağırlaştı, bizim göremediğimiz bir enerji vardı, bedenlerimiz titremeye başladı. Biraz korkuyorduk ama yine hissettiğimiz şey huzurdu. Daha sonraları bunun ne olduğunu araştırdığımda sevgi enerjisinin elle tutulur bir şekilde hissedilebileceğini öğrendim. Çok tuhaftı çok.  Yıllardır bombok olan ilşkimiz o bir hafta boyunca mucizevi bir şekilde değişti. Sadece gülüyor, ağlıyor, birşeyler yiyip içiyor, anne babamızı çekiştiriyor, bir takım çözümler yapıyor kısaca iyi vakit geçiriyorduk. Sevgim koşullu değildi, yani benim söylediklerimi yaparsa, benim yolumdan giderse onu onaylamayacaktım. Onu her haliyle onaylayacaktım ve o an olduğu haliyle de çok seviyordum. İsterse bana çok ters birşey yapsındı. O günlerden sonra ilişkimiz ciddi anlamda değişti kardeşimle, şuan hala bazı sıkıntılar yaşıyoruz ama eskisi gibi kesinlikle değil! Babam da artık kendi kendine idare edebiliyor çok şükür. O en kötü döneminden eser yok. Kızımla ilişkilerim ise inanılmaz. Kısaca ben değiştim dünyam değişti!

Peki yukarıda sorduğum sorunun cevabı ne? Acı neden gerekli?

15 hafta boyunca bir senaryo kursunu katıldım. İlk derste öğrendiğimiz şey; bir kahramanınız (protogonist) olacak, onun bir amacı olacak (hedef) ve onun amacına ulaşmasını engelleyen bir düşmanı (antagonist) olacak. Bu antagonist kahramana yaptığı kötülüklerle hep hedefini hatırlatacak. Film senaryosunun olmazsa olmazları bu üç ana başlıktır. Senaryonuzda kahramanınızın karşısına hedefine gitmesini engelleyecek çatışmalar, engeller çıkarmalısınız. Yoksa filmi izlenir bir hale getiremezsiniz. Bu kursdan sonra hayatı da çok daha iyi anladım. Hayatımız bir senaryoydu. Henüz biz bu fiziksel evrene gelmeden önce yazılmıştı. Bu senaryoya hayat planımız ya da  kader diyorduk. Senaryonun sinopsisi yani kısa öyküsü hazırdı, kahramanlar, başı sonu, temel ayrımlar, ana yollar belliydi ancak olay örgüsü ve diyaloglar yoktu.  Yoktu çünkü özgür iradeyle yollanmıştık ve doğaçlama oynayacaktık. Bu kursda öğrendiğim şeylerden biri de aklınıza bir senaryo fikiri geldiğinde bunun komedi mi yoksa dram mı ya da romantik komedi mi olacağını bilememenizdi. Yazdıkça şekilleniyordu. İşte hayat da tıpkı böyleydi. Özgür irademizle hayatımızı trajediye ya da romantik komediye ya da drama çevirebilirdik. Senaryo içerisinde karşılaşacağımız insanlar ve onlardan ne öğrenmemiz gerektiği de belliydi. Aslında tüm kahramların hedefleri hep aynıydı. Koşulsuz sevgi, yaratandan ötürü yaratılanı sevmek ve olanı olduğu biçimiyle tam ve bütün olarak kabul etmekti. Bunu spiritüel kaynaklar yuvaya dönmek olarak tanımlıyor. Yani asıl öz aşk enerjisine dönmek. Hani yaratıcı bizi kendine duyduğu aşkla yarattı biz oyuz ya. Tekrar o saf enerjiye, ışığa dönüşme durumu olarak tanımlanıyor. Nefsimizi silmeye çalışmadan, çünkü bu imkansıız, kabul etmek ama aynı zamanda kontrol altına almak. Sonunda da saf sevgi olmak.  Tüm bu tanımlar benim insansal algımın dışında, tam olarak idrak edemiyor ama az çok bişeyler anlıyorum. Hedefimize yani koşulsuz sevgiye ulaşırken yolda karşımıza engeller çıkacak, çatışmalar olacak senaryo gereği. Dış dünya kim? Biziz bizim yansımamız. Yani hani ben ne ekersem onu biçiyorum ya. İnsanlara neyi, hangi özelliğimi yansıtıyorsam onlara da tam olarak bana geri ışınlıyorlar. Peki bu çatışmalar, engeller, acılar olmazsa ne olur? Filmin çekimi yavaşlar, monotonlaşır ve hedefe ulaşılmaz. Acı dürtükleyici bir araçtır. Farkına varmak, birşeylerin ters gittiğini, değiştirilmesi gerektiğini hatırlatmak için bir araç. Yani hep bizden ayrı birşey olduğunu düşündüğümüz Allah Baba yukarda oturup, bir takım kararlar verip bizim acı çekmemiz için çeşitli düzenekler kurmuyor. Tam tersi biz yansıttığıımız korkularımızla kendi cehennemimizi bu fiziksel evrende kendimiz yaratıyoruz. Suçlu kim “ben”im. Çok acı değil mi? En acısı bu gerçekle yüzleşmek.

Bu tür konulardan konuşunca bazen arkadaşlarım haklı olarak itiraz ediyor. Tamam acı gerekli gelişimimiz için böyle şeyler yaşıyoruz. Ama ölen ufacık bebeklerin, gencecik insanların, tecavüze uğrayan kadınların ne suçu var. Mesela Berkin Elvan neden öldü? Bu sorulara tepeden bakıp ahkam keserek cevap vermek hiç doğru olmaz. Çünkü söylediğiniz herşey kifayetsizdir. Ortada çok büyük bir acı vardır. Evladını henüz kaybetmiş bir anaya ilahi düzenden, acının gerekliliğinden bahsedemezsiniz. Acı çok çok çok büyüktür. Bu konuyla ilgili kayıplar yaşamış biri olarak şunu söyleyebilirim. Tanrısal bakış açısıyla bakıldığında bu ölümler de hedefe giden, koşulsuz sevgiye giden yolu destekleyici niteliktedir. Berkin Elvan’ın ölümüne bakarsak, masumca ekmek almaya giderken başından vurulması, aylarca komada kalması ve yaşının küçük olması hiç uyandırılamayacak kadar yankı uyandırdı. Kitlelerin yüreklerini sevgi, dayanışma, vicdan ve adalet duygusuyla doldurdu. Evet çok büyük bir öfke hissediyorlar ama çok yoğun da merhamet hissediyorlar. Evladını kaybeden anayla inanılmaz empati kurdular. Berkin’in yüzü gözlerinden gitmiyor. Biliyorum çünkü benim de öyle. Ne demek istediğimi anlıyorsunuz. Sistemi ve düzeni anlıyorsunuz. Herkes rolünü oynuyor. Gidişiyle kitleleri ayağa kaldırdı o güzel ruh. Kendi yaşamından vazgeçerek. Olması gerektiği gibi. Bu cevabın üstüne senin evladına birşey olsa bu bakış açısıyla bakabilecek misin sorusunu sorabilirsiniz. Ben de size deli misiniz derim. Henüz ermedim. Gayet bu senaryonun içindeyim. 

Kendisinden çok şey öğrendiğim Ayşegül: “ Kazalar ve hastalıklar sert uyarılardır” der. Yani dön ve kendine bak, ters giden şeyleri çöz yoksa bu hayat diliminde hedefine ulaşamayacaksın, yani koşulsuz sevemeyecek ve yargıladıkça kendi cehenneminde yaşamaya devam edeceksin!” Senaryomuzdaki diğer kahramanlar da kaza ve hastalıkların yaptığı benzer dürtüklemeyi yapar. Hep aynı şeyleri yaşatırlar bize. Hatta bazen kahramanlar farklı olaylar aynıdır. Hatta o kadar aynıdır ki diyaloglar bile hiç bozulmamıştır. Bu en çok ikili ilişkilerde yaşanır. Kadınlar en çok değersizlik ve yetersizlik korkularını deneyimlerler ilişkilerinde, adamlar hep bu korkularını ortaya çıkaracak şeyler yaparlar. Adamlar değişir olaylar değişmez. Ta ki o yetersizlik korkusu uçup gidinceye kendini olduğu gibi kabul edip sevinceye kadar. Görüldüğü üzere film aslında basit görünse de oldukça zor. Farkındalık gerektiriyor. Ve farkındalık artmadan önce hep dış dünyayı suçlarken, artan farkındalıkla acaba ben nerede hata yapıyorum, hangi korkumun neticesinde bu olayları tekrar tekrar yaşıyorum diye kendinizi sürekli sorguya çekiyorsunuz. Farkındalıkla yaşamak zor zanaat ama eğlenceli bir tarafı da var itiraf etmeliyim. İşin komik tarafı da çözdüğünü sandığında bir başkasının gelmesi. Ama hepsini çözsek film biter değil mi? Demek ki bu fiziksel evrende olduğumuz sürece kendimizde temizlik yapmaya devam.


Film çok güzel senariste güvenin. Hatta sadece senariste güvenin zira tek derdi sizi hedefinize ulaştırmak;)
11 Mart 2014 Salı 8 yorum

HERŞEY "BEN"İM


Haftasonu yemek masasında:

“Anne, şu anda 4. sınıftayım ama 2. sınıftayken kızların bana yaşattırdıkları acıları hala unutamıyorum. Hani benimle oynamamışlardı yalnız bırakmışlardı ya. Hala onlara karşı çok öfkeliyim. Bazen yatmadan önce ağlıyorum.”

“ En çok hangi duyguyu hissediyorsun Derin?”

“Öfke!. Bazen onlara saldırmak istiyorum. Ama yapamam öğretmenim kızar.”

“Onları affetmediğin ve geçmişi geride bırakmadığın sürece bu yoğun öfke seni rahatsız etmeye devam edecek bebeğim”

“Nasıl affedeceğimi bilmiyorum.”

“Hani sana herkesin aslında bizim bir parçamız olduğu, evrende herşeyin bir bütün olduğuyla ilgili bir hikaye anlatmıştım ya. Onu hatırlayabilirsin belki. Hani demiştim ya çevremizdeki herkes bizim aynamız gibidir, ne hissedersek onu yansıtırlar. Senin hissettiğin yalnızlık ve terkedilme korkusunu yansıtmış onlar da sana. Aslında onlar senin başka bir versiyonun. Hepimiz biriz. Evrende herşey aslında tek bir şeydir.”

“Ne diyosun anne ya?”

Elbetteki ne demek istediğimi henüz anlayamayan 10 yaşındaki kızıma herşeyin aslında tek bir şey olduğunu kelimelerle ifade edemezdim. O an aklıma hınzırca bir fikir geldi. “Hadi kalk şekilli kurabiyelerden yapıyoruz” dedim. Sevinçten çığlıklar attı. Birlikte hamurumuzu hazırladık. Hamurdan da çeşitli şekiller yaptık. Yıldızlar, hayvanlar, melekler, adamlar...

“Derin'ciğim yıldızlarımıza, meleklerimize, hayvanlarımıza, insanlarımıza bak. Ne güzel oldular. Yaratılmış olan herşeye evren diyoruz ya biz Derin. Bu tepsiyi de küçük bir evren olarak hayal edelim mi?

“Edelim.”

 “Tamam şimdi hepimiz aslında tek bir şeyiz, birlikte evreni oluşturuyoruz derken neyi kasdettiğime bir bakalım. Şimdi sen bir melek, ben de bir ayıcık yaptım. Bu  melek de ayıcık da aslında hamur mu?”

“Evet tabii ki hamur anne! Ne değişti ki sadece şekilleri”

“O zaman meleğe de ayıcığa da  kendini farklı biçimlerde ifade eden hamur diyebilir miyiz?”

“Ne demek istiyorsun?”

“Yani demek istediğim, ben bu ayıcık şeklini bozduğumda ve tekrar hamura eklediğimde yine sadece hamur olur değil mi? Bu durumda melek de ayıcık da aynı şeydir. Tekdir ve birdir. Demek istediğimi anlıyor musun ?”

“Evet aslında burada tepsideki herşey aslında tek bir şey, yani hamurun kendisi. Sadece şekilleri farklı.”

“Evet Derin yaşasın anlıyorsun. İşte evrende de durum böyle. Evrendeki herşey atomlardan, yani enerjiden oluşur, tek bir enerjiden.  O yaratıcı enerjidir ve kendini farklı biçimlerde ifade eder. Tıpkı hamur gibi.”

“Peki Allah baba?”

“Evet Derin, anladığın için bu soruyu soruyorsun. Allah Baba’da bu yaratıcı enerjinin, yani hamurun kendisidir.Kaynak O’dur. Allah baba yukarıda durup bizi izleyen yaşlı dede değil anlayacağın”

“Ben Allah Baba mıyım o zaman?”

“Evet onun senin şekline bürünmüş halisin. Ben de oyum. Senin arkadaşların, yıldızlar, güneş, kedimiz yani herşey ama herşey o. Ondan başka birşey yok. Bu tepside hamurdan başka bişey var mı? İşte tüm yaratılmışlara baktığında kaynaktan, yani Allah babadan başka birşey görmemelisin”

“Yani herşeyi ben mi yarattım”

“Hayır sen O’sun ama O sen değil. Sen şu büskivi adamsın ama hamurun tümü değilsin. O bütünün kendisi, sense bir parçasını oluşturuyorsun. Vücut gibi düşün, sen mesela parmaklarsın. Ve sen olmasan vücut asla tam olmaz. Sana evrenin ihtiyacı var. Sen olarak kendini ifade etmeye ihtiyacı var.”

“Peki neden ölüyorum o zaman?”

“Ölmüyorsun ki. Sadece şekil değiştiriyorsun. Bak şimdi” dedim ve meleğimi bozup hamura tekrar ekledim.

“Gördün mü Derin? Melek sadece şeklini kaybetti ama kaynağına yani hamuruna geri döndü. Yokolmadı ki.”

“O zaman babam  da anneannem, teyzemin köpeği Ares de yokolmadı öyle mi?”

“Hayır hepsi kaynağa geri döndü"

“Yaşasın o zaman ölüm hiç de kötü bişey değilmiş ki. Rahatladım ben şimdi.”

En sonunda tüm evi pişen kurabiyelerimizin o enfes kokusu sardı. Fırınımın bir kısmı daha fazla pişirdiği için bazı kurabiyelerin rengi koyulaşmış, yanmaya yüz tutmuştu.

“Madem  hepimiz aynı kaynaktan geldik, hepimiz aynı şeyiz neden kötüler, çirkinler var aramızda ?

“Kötüler, çirkinler bizim onlara bakış açımızdan kaynaklanıyor canım. Mesela 2. sınıftaki seni üzen kız, senin için çok kötü kalpli biri. Ama Ayşe'nin en iyi arkadaşı ve Ayşe'ye göre dünyanın en tatlı kızı. Anlatabiliyor muyum? İyi ve kötü de senin bakış açına göre şekil alıyor."

Yanmış kurabiyelerden birini elime alarak “ Bak” dedim bu kurabiye yanmış biraz. Eğer o kurabiye olmasaydı diğerlerinin güzel piştiğini anlayamazdın.

“Nasıl yani?”

“Sen diğer kurabiyeleri bu yanmış kurabiyeye göre kıyaslıyor, tam kıvamında olup olmadığını anlıyorsun. Mesela gece olmasaydı hiç, gündüz diye bir kavram olmayacaktı. Çirkin olmasaydı, güzel , kötü olmasaydı iyi olmayacaktı. Herşey olması gerektiği gibi. Herşey yerli yerinde. Kötü de iyinin bir parçası. Bizim tepsimize bakarsak, yanmış kurabiyelerimizle güzel pişmiş kurabiyelerimiz hep beraber bizim tepsimizi oluşturuyor. Yanmış kurabiyelerimizi çıkarırsak tepsimiz boş ve eksik kalır”

“ Beni üzen kızlar bu yanmış kurabiyeler gibi işte. Tadları acı. Onları sevmek zorunda mıyım anne?”

“ Yani Derin senin bir parçan olarak bakarsan, yani benim sana anlattığım bakış açısıyla bakarsan zaten kızman pek mümkün olmaz. Bu şey gibi bişey. Koluna kızıp, öfke duyup koparmak istemek gibiJ

“Kolumu koparmak istemek mi?” diyerek kıkırdadı. Anlamış görünüyordu ama yine de yüzü birden puslandı.

“Peki onlarla oynamak zorunda mıyım?”

“Hayır tatlım, oynamak zorunda değilsin. Bu hayatta kimlerle birlikte olacağına kendin karar verirsin. Eğer hala seni üzüyorlarsa o zaman birlikte olmak zorunda değilsin. Sen kendi tercih ettiğin ve sevdiğin diğer arkadaşlarınla oynamaya devam edersin. Derin bazen hayatta öyle şeyler oluyor ki hiç sevmediğin insanlar birden yakın arkadaşın oluveriyor. Çok sevdiklerin artık seni anlamıyor. İlginç ve muhteşem bir düzen ve sistem var. Hayatın akışına güvenmelisin”.

Kurabiyelerimiz, bitki çaylarımız eşliğinde Sünger Bob izlerken, rahatlamış ve hafiflemiş görünüyordu meleğim.

Geçmişten gelen yüklerimiz, öfke ve kızgınlıklarımızla yolumuza devam edemeyiz. Fakat mevcut bakış açımızla da yüklerimizi terk edemeyiz. Yaratılan herşeyde yaratanı görüp, aslında temelde kendimizle sadece kendi yansımamızla savaştığımızı bilmek bizi rahatlatacaktır.


İçimdeki yaratıcıdan içinizdeki yaratıcıya sevgiyle! 
 
;