17 Nisan 2012 Salı

İHANET


“Aslında sadece bir kaç metre kaldı. Adımlarımı hızlandırıp sokağı dönmeyi başarabilirsem görüş alanından uzaklaşırım. Allahım ne olur yardım et de yakalanmayım ya. Ha gayret Banu. Düşünemedim ki, insan ayağına bir spor ayakkabı geçirir. Bu 10 santimlik topuklularla nah hızlandırırsın adımlarını! Ah ya ah. Dur bakayım, orda bir gölge mi var? Ha yok bişey değilmiş. Kalbim çıkacak valla”.

Yok korkmayın yasa dışı bir iş filan çevirmiyorum. Bu konuşan iç sesim, kaçtığım kişi de kuaförüm. Yıllardır aynı kuaföre giderim. Aramızda garip bir bağ var. Sürekli karşılıklı şakalar, espriler, gülücükler. Çok sevimli gençten bir çocuk. Ona hep fön çetiririm. Çok da güzel fön çeker Allah için. Ama gel gör ki ben saçlarım konusunda fazlasıyla tutucuyum. En acayip kıyafetleri, kadınların “ben bunu hayatta toplum içerisinde giymem” dedikleri elbiseleri rahatlıkla giyerim. Ve fakat saçlarıma asla elletmem. En fazla kısa kestirmişliğim vardır. Zaten sonrasında da günler süren bir ağlama nöbetleri geçirdim. Rengini değiştirtmem. Kırıldığında uçlarından aldırınca bile Apo’yu, kuaförüm olur kendisi, çok kısa oldu diye deli ederim. Şu saçlarını her daim değiştiren kadınlardan hiç olamadım. Hatta depresyona girdiğim bile, ki sık sık girip çıkarım, saçımdan belli olmaz. Vardır öyle arkadaşlarım, sevgiliden ayrılır hoooppp saçlar kızıl ve kısa, ailevi sorunlar hoooppp bonus kafa, kilo alır kaynakla saç uzatma... Değişen ruh halleriyle değişen saçları uyum içerisinde gider yıllar boyu. Ta ki bir gün evlenmeye karar verene kadar. O zaman ne mi olur? Hiç bi bok olmaz! Yani saçlarına hiçbi bok olmaz. Evli ve çocuklu olunca saçlar kırık, boyası gelmiş ve yağlıdır. Gerçi ruh halleriyle uyumlu olma durumu devam ediyor demek oluyor buJ Kısaca saçlarım konusunda tutucuyum ve kestirme konusunda da tutucuyum. Apo çok iyi işler çıkarır biliyorum ama yine de kesilerek değişik bir model verilecekse illaki, o zaman ünlü bir kuaföre giderim. Efendim güven problemim mi var? Erkeklere güvenmem çok mu vakit alıyor? Ne alakası var ya bu iki konunun?
Neyse çok saçma olduğunun farkındayım, denemeden bilemem. Ama yine de geri dönüşü olmayan bir yola girmekten çok korkuyorum. Ha ünlü kuaför de saçımı çok mu havalı kesecek orası da meçhul tabii. Ve nitekim benim hikayemde sonuç boktandı.

“Banu Ablaaaa”

Eyvah sesi duydunuz. Yakalandım. Apo geliyor. Kahretsin! Evet bana abla diyor ne olmuş? Hayır yaşlı olduğum için filan değil saygıdan!

“Üf ya üffff. İki adım daha geç olasaydı becerecektim.  Keşke sapka taksaydım”

“Apo’cum naber?”

Hahaha, o an dışarıdan biri elinde bir fotoğraf makinasıyla gelse ve yüzümdeki o inanılmaz görüntüyü ölümsüzleştirseydi aşağı yukarı şöyle bir görüntü elde ederdi. Bir kere asla utanç kızarıklığını göstermeyen koyu tenim ilk kez kırmızılığın yüzümde belirmesine müsaade ediyor. Basbayağı domates kırmızısıyım. Gözgöze gelmemek için sürekli bir o aşağı bir yukarı bakan gözlerim, kol çekme makinasında ikramiye vurunca ekrana düşen meyve resimlerine benziyor. Ellerimle kahkülümü çekiştiriyorum. Güya kapatıp Apo’nun görmesini engellemeye çalışıyorum ama bu hareketim tüm dikkatini saçlarıma odaklamaktan başka bir işe yaramıyor. Hayvan olsam süt dökmüş kediyle üzgün ördek arası bişey olurdum. O kadar şüpheli görünüyorum ki polis görse alıp sorgulamaya götürür o derece yaniJ

Buarada Apo’nun yüz ifadesi de değişiyor. O beni selamlayan güleç insan gitmiş yerine beni sorgulamaya götürmek isteyen o polis gelmiş. Şaşkın ve basbayağı sinirli yani. Klasiktir, karşınızdaki kendini suçlu hissediyorsa siz kendinizi güçlü ve alaycı hissedersiniz. Apo’da bilinenin aksi gibi davranmıyor sağolsun.

“Ooooo abla”  diyor “kahkül kestirmişsin”.

Bu bir yargı değil aslında, bu bir soru. Hemen açılımını yapıyorum:

“Oooo abla, benim yerine gidip sikindirik bir kuaföre saçlarını kestirmişsin bakıyorum. Bi boka da benzememiş ya neyse. Hangi kuaför bu?”

“Evet ya öyle oldu, geçen hafta İstanbul’daydım ( İstanbulda mıydım?) bir düğün için. Ordaki kuaför önerdi, benim de saflığıma denk geldi. Nasıl kötü mü olmuş ki?”

Oldum olası yalan söyleyemem. Yüzümden hemen belli olur bişeyler çevirdiğim. Nasıl olduysa ihanetime bir kılıf uydurmak için İstanbul yalanı ağzımdan dökülüveriyor. “Bir İstanbul yalanı ”. Hahaha hoşuma gitti dizi adı gibi oldu. Neyse bu İstanbul yalanı Apo tarafından daha kabul edilebilir kılıyor durumu. Nedenini bilmiyorum. Sanırım haksız rekabet olduğu için. İçinde bir yerlerde onu asla Ankaralı bir kuaföre tercih etmeyeceğime inanmak istiyor, tıpkı kocalarının kendilerini bir kadın yerine bir adamla aldatmasını daha makul bulan kadınlar gibi. Onlar da sonuçta kocalarının kendilerini başka bir kadına tercih etmeyeceğine inanmak istiyor!

“Yok fena olmamış”

Biliyodum nefret etti, benden de yeni kahkülümden de. Gerçi yeni kahkülümden ben de nefret ediyordum. O kadar kısa kesmişti ki yavşak, doğru fönlenmezse uçları yeri göstermesi gerekirken havayı gösteriyor.
O günden sonra Apo bana pek güvenmedi. Ben ihanet eden kadındım. İğrenç kahküllerimi her fönleyişinde lafı sokmayı ihmal etmedi.
İhanet tek seferlik midir? Hayır tabii ki. Hele ki karşı taraf sizi affetmiş ve bir şans daha vermişse yeniden yaparsınız. Ben tekrar ihanet ettim mi kendisine? Evet ama dolaylı olarak.

Şöyleki:

Bu kez de akşam gerçekten bir düğüne katılacağım. Çok az vaktim var. Sürekli bir koşturma halindeyim. Saçımı bir önceki gün fönlettiğimi için sorun yok. Sorun bacaklarımda. Giydiğim elbiseden mütevellit kendilerinin kaymak kıvamında olması gerekiyor, lakin benimkiler arap saçı kıvamında. Hemen gözüme ilk kestirdiğim güzellik salonuna dalıyorum. Gençten güleryüzlü bir kızcağız var. Kendimi ellerine teslim ediyorum. Teslim etmez olaydım. Acı içindeyim yani içeride sıra bekleyen başka yolunacak hatunlar olmasa koyverip bağıracağım. Tamam bu işlem genelde acılı bişey ama bu kadarı fazla. Hakkaten her çekişinde sanki etlerime birer kanca geçirip tavana asıyormuş gibi. Bakmak için eğildiğimde karşılaştığım manzara korkunç. “Bırak” diyorum “çek ellerini”. Bacaklarımdaki hayvani morlukları görmemle, salonu terketmem arasındaki süre iki dakikadan fazla değil. Zonklama devam ediyor. Ama yapacak bişey de yok. Nurcan’a gitmem lazım, yarım kaldı işlem zira. Nurcan Apo’nun ortağı. Giderim de ikinci ihanetimi kaldırabilecekler mi? Ama kendimi onun güvenli ellerine bırakmalıyım. Bırakıyorum da nitekim. Önce dehşet içinde bakıyor morluklarıma. Sonra acımayla karışık bir şefkat hissediyor. Ama sonra ihanetimi hatırlıyor ve “ihanetinin bedeli ağır olmuş, iz bırakmış” diyor yarı şaka yarı ciddi. Sonra da işine koyuluyor kaş kaldırmalar, imalar, cıkcıklamalar eşliğinde…

Şimdi bu hikayeye dayanarak ihanet üzerine genel çıkarımlar yapacağım, tümden gelim yani:



  1. Elinizdekinin kıymetini bilin, bir sonrakinin daha iyi olacağının garantisi yoktur. Ve hatta gelinin gideni arattığı bilimsel deneylerle kanıtlanmıştır.
  2. İhanet acılı bişeydir, bedeli ağırdır, üzerinizde izleri kalır. ( Bknz. İğrenç bir kahkul ve mosmor bacaklar)
  3. İhanet kabul edilmemelidir, zira yeniden tekrarlanma olasılığı yüksektir.
  4. İhanet ederseniz kuaförünüz üzülür ( tamam bu genel bir çıkarım değil)
  5. Kahkül size yakışmayabilir ( bu genel bir çıkarım)



Esen kalınJ

4 yorum:

Adsız dedi ki...

hahahahaha...Cok eglendiriyorsun, kalemin guclendikce gucleniyor her gecen gun dahada iyi yaziyorsun farkindamisin.Bayildim,bayildim..Perfettoooo..hikayelerin burda harcaniyor ama hissediyorum hepsi degerini bulacakta umarim uzun sure sonra olmaz,bir derginin kose yazarini okur gibiyim hemde kaliteli bir dergi.Tebrikler ve devammm et...

Biyolojik anne dedi ki...

Teşekkürler:)

Adsız dedi ki...

Bence birşeyi gözden kaçırmışsın. Aslında kuaförün önce saçını beğenmiyor başkası kestiği ve müşterisini kaybetmek istemediği için. Ama sonra da bu sonuçta tekrar kazanmak istediği bir müşteri olduğundan fena olmamış aslında deyip sana moral vermek istiyor. Yani bence aslında para kazanma ve kaybetme duygusu da var.

BİYOLOJİK ANNE dedi ki...

E tabiiki beni kaybetmek istemiyordur, sonuçta ben ballı bi müşteriyim:))) Moralimi bozmak istemediği için de beğenmiş gibi yapmak istemiş olabilir buarada

Yorum Gönder

 
;