Ulus civarinda tek başına yenen mecburi öğle yemeği sonucu elimdekiler:Şahsıma yazılmış 'sen zenginsin ben fakir" konulu acıklı bir şarkı; bir birlikte künefe yeme teklifi, bir doğan görunumlu şahinle gezme teklifi ve bir evlilik teklifi. Hani ortada romantik adam yoktu? Kizlar oturarak erkeginizi beklemeyin, ulus sizi cagiriyo:)
Bişey diycem bence en gıcık gün Salı! Geçmiş haftasonuna yakın, gelecek haftasonuna uzak garip bir gün. Eğer bir önceki haftasonu iyi geçmişse bi burukluk hissediliyor bünyede. Güzellikler bu kadar yakınımızda ama yine de üzerinden iki gün geçmiş, hatta ağır sendromlu bi pazartesi devirmişiz.
Haftasonu kötü geçmişse daha da fena, üzerinden iki gün geçmiş ama ağırlığı hala hissediliyor. Ağır, sıkıcı, ekşi, buruk, acı...
Ve bir sonraki haftasonuna öyle uzak ki, daha atlatılması gereken Çarşamba ve Perşembe var . Çarşamba karakterli sayılır, haftanın tam ortasında, etliye sütlüye pek bulaşmaz bir hali var. Yani kendisine sempati beslemiyorum pek ama gıcık da olmuyorum Salı gibi.Perşembe desen Cuma'ya yakın, sevilebilir yani. Ama Salı ah Salı!!! Hem sallanmıyor da...
Bu konuyu yetkililere danışıcam sanırım, ya kaldırılsın ya da üzerine daha hafif bişeyler giysin, bi sevdirsin kendini, bi sempatik olsun. Bu böyle olmuyo...
Haftasonu kötü geçmişse daha da fena, üzerinden iki gün geçmiş ama ağırlığı hala hissediliyor. Ağır, sıkıcı, ekşi, buruk, acı...
Ve bir sonraki haftasonuna öyle uzak ki, daha atlatılması gereken Çarşamba ve Perşembe var . Çarşamba karakterli sayılır, haftanın tam ortasında, etliye sütlüye pek bulaşmaz bir hali var. Yani kendisine sempati beslemiyorum pek ama gıcık da olmuyorum Salı gibi.Perşembe desen Cuma'ya yakın, sevilebilir yani. Ama Salı ah Salı!!! Hem sallanmıyor da...
Bu konuyu yetkililere danışıcam sanırım, ya kaldırılsın ya da üzerine daha hafif bişeyler giysin, bi sevdirsin kendini, bi sempatik olsun. Bu böyle olmuyo...
Dün Derin'le onun söylemiyle SINDIrellez kutladık.
Anası; araba, para pul falan filan gibi şeyler dilerken Derin ne diledi peki:
Sevgili SINDIRELLEZ baba, bana lütfen şeker, çikolata, bonibon, eti puf, jelibon... (şuan hakkaten hatırlamadığım daha bi dolu atıştırmalık) getir de okuldaki arkadaşlarıma dağıtayım. Ay Derin ya:))
Çıkardığım sonuç:
1.Okulda ıvır zıvır dağıtmak çok havalı bişey
2. Ben bir materyalistim...
Bir erkek komikse çirkin, zengin ve yakışıklıysa evli, komik ve yakışıklıysa kesin kısa boylu, çok yakışıklı ve bekarsa kesin gay çıkıyor.
Bir kadın çok güzelse salak, çok akıllıysa çirkin, bakımsız, tombul ve munisse evli, komik zeki ve havalıysa kesin bekar oluyor ve bekar kalıyor! Deneyin % 100 çalışıyor. Valla…
Bir kadın çok güzelse salak, çok akıllıysa çirkin, bakımsız, tombul ve munisse evli, komik zeki ve havalıysa kesin bekar oluyor ve bekar kalıyor! Deneyin % 100 çalışıyor. Valla…
Dikkat! Okumakta olduğunuz bu kısa yazı, bir tür kullanım talimatıdır. Kadın ya da erkek düşünce yapısının günümüz şartlarında kaliteli ikili ilişkiler ve sağlam insan ilişkileri kurabilmek için yeterli olmadığına tarafımdam kanaat getirildiğinden, “hermafrodit beyin” tanımı saygıdeğer kıçım tarafından uydurulmuştur. Tüm bunları kendi tecrübelerime dayanarak yazmak isterdim ama pek gerek kalmadı, ben iyi bir gözlemciyim, etrafımda bir sürü hikayeler yaşanıyor. Hem belki siz de benzer düşünceleri kafanızdan geçirmiş ama dillendirememiştiniz şimdiye kadar. Ben sizin için dillendiriyorm işte. Alın okuyun, bakın ilişkileriniz nasıl yoluna giriyor.
Önce “hermafrodit beyin” yani “çift cinsiyetli beyin” nedir tanımına bir bakalım:
Çift cinsiyetli beyin hem kadın hem erkek gibi ne kadın ne erkek gibi bence. Biraz karışık oldu farkındayım. Şöyle açıklayayım öyleyse, bu beyin türü kadın beyni kadar detaycı, oyuncu, dalaverici ve politik kesinlikle değil ama erkek beyni kadar da düz ve sadece mantık çerçevesi içerisine sıkıştırılmış değil. Duygusal zekası yüksek, empati kurabilen ve aynı zamanda çözüm odaklı ve dürüst. Biraz “gay” yani. Heriki düşünce yapısının karışımı, çift cinsiyetli, “hermafrodit” işte.
Konuyu soru ve muhtemel cevapları şeklinde açıklamaya çalışmaya devam edeyim:
Klasik bir kadın sorusu:
“Kilo aldım di mi ya?”
Feminen Beyin: Yok beee, hem ne o öyle çok zayıf yakışmaz sana . (Bu cevap genelde kız arkadaşlardan gelir, kadın tatminsiz kalır ama gururu okşanmıştır. Yine de biraz daha dürüst bir cevabı tercih edebilir durumuna göre)
Maskülen Beyin: Kesinlikle evet demek ister ama geçmiş olaylardan edindiği tecrübeyle “yok bence diil” deyip kestirip atar. (Kadın yine tatminsiz kalır, konuşma genelde kavgayla sonuçlanır çünkü erkeğin kestirip atmasını “evet” olarak değerlendirir ve bu durum onu üzdüğünden aklınca faturasını kesmek ister. Asıl aklından geçen korkularıdır, erkek onun şişmanladığını düşünüyordur, bu da başka bir kadına tercih edilmek anlamına gelebilir. Tehlike onu gergin ve asabi yapar. Erkek taraf ne olup bittiğinden herzamanki gibi bihaberdir, niye kavga ettiklerine bir türlü anlam veremez. )
Hermafrodit Beyin: Hmm biraz almışsın sanırım ama çok değil. Bu haftasonu beraber gym e gidip eritiriz, merak etme bebek” ( Kadın tatmin olmuştur, uzatmaya gerek duymaz. Hem zaten kendi aklından geçenlerde aşağı yukarı böyle bişeydir)
Klasik bir erkek sorusu:
“Benden önce kaç kişi oldu”
Feminen Beyin: Sen 2.sin! ( Aslında birincisin deyip erkeğini pohpohlamak ister, ama tabiiki yenilir bi yalan değildir. En iyisi 2. demektir. Hem erkeğin gururu fazla zarar görmemiş olur, hem de kadın çok kaşar görünmemiş olur. İnanır mı erkek peki buna? Valla yakın çevremde inanmak isteyenleri gördüm. Bir tür danışıklı dövüş gibi yaniJ Ama genelde inanmadıklarını varsayıyorum bu da ilişki için zedeleyici oluyor, güven eksikliği yaratıyor.)
Maskülen Beyin: Ne bileyim 50 filan olmuştur herhalde ( Maskülen beyinli kadınlar bu soruya genelde dürüstçe cevap verirler. Çünkü onlara göre erkek yapıyor ve bundan gurur duyuyorsa, kadın da gayet rahatlıkla yapabilir. Bu erkek kadın meselesi değil, ihtiyaç meselesidir. Erkek bu tür bir cevap karşısında genelde kendini ezik hisseder. Egosu devreye girmiştir. Hemen diğer hayali erkeklerle bir kıyas yapmaya başlar kendince ve bu durum onu sinirlendirir. Bu kadın da demek ki her önüne gelenle yatağa giriyordur, güvenilmez olduğuna karar verir. Hemen kafasında yaptığı sınıflamada, sözkonusu kadınla çok çok harika bir ilişkileri olsa ve iyi anlaşsalar bile, kızcağız sadece yatılacak kadınlar sınıfına giriverir. )
Hermafrodit Beyin: “Senin ki kadar çok olmamıştır herhalde deyip” gülümser ve konuyu kapatır. (Ne yalan söylemiştir ne de güvensizlik yaratacak birşey yapmıştır. Her iki düşünce yapısının karışımıyla verdiği akıllıca cevapla erkeğin egosunda herhangi bir tahribat oluşturmamış, onu karşısına almamıştır. Yalan da söylemediği için erkeğin güveni ve ilgisi devam etmektedir.)
Klasik bir kadın sorusu:
"Ne düşünüyorsun?"
Feminen Beyin: Kız arkadaşı sormuşsa aklından geçenleri bir bir anlatır en ince ayrıntısına kadar. Sevgilisi sormuşsa işler değişir. O zaman bunu bir fırsat olarak değerlendirir, ilişkimiz nereye gidiyordan girip, tatil planları yapmaya, saçının renginden tekrar girip, adamın annesi hakkında kısa bir dedikoduya kadar gidebilir. Erkekseniz bu soruyu bir kadına sormak kesinlikle tehlikelidir. Cevabın ne geleceğini asla tahmin edemezsiniz.
Maskülen Beyin: İnanın erkeklerin tam manasıyla dürüst olmasını bir kadın asla kaldıramazdı. Gelin muhtemel düşüncelerine bir bakalım:
1. "Viski mi içsem biraya devam mı?"
2. "Bu akşam maçı kimde izlesek ki?"
3. "Benim arabanın üst modeli kaça satılıyordur bu aralar?"
4. "Playstation turnuvası mı yapsak bi daha acaba"
5. "Hiçbirşey"
Kadının cevap beklentisi şudur: “Senin ne kadar harika ve sıradışı bir kadın olduğunu” ( Erkekler gerçek düşüncelerini ortaya dökmekten korktukları için genelde bu soruya anlamsız bir cevap verirler ve yine tartışma başlarJ)
Hermafrodit Beyin: Aslında maç sonuçlarını düşünüyordum. Bir de güzel filmler gelmiş mi diye bir baksak mı? ( Evet yine dürüstce cevap verdi ama karşısındakinin de kalbini kırmamış oldu. Verdiği mesaj, maçı düşünüyorum ama seninle de plan yaparak hala aklımda olduğunu sana hatırlatıyorum. )
Klasik bir erkek sorusu:
"Akşam ne yapmak istersin?"
Feminen Beyin: Benim için farketmez (Aslında söylemek istediği “senin çoktan birşeyler planlamış olman gerekirdi!”. Bu tür bir soru feminen beyinli bir kadını sinirlendirir. Çünkü o, plan yapmayı bilen, onu şaşırtabilen, kontrolü elinde tutan erkekleri sevmektedir. Erkek bu sorusuyla direk 1-0 başlamıştır. Artık ağzıyla kuş tutsa da o gece kadını memnun etmesi pek mümkün değildir)
Maskülen Beyin: Şu yeni açılan pub a gidelim, pek popüler şuarlar ( Maskülen beyinli yani daha mantıklı ve biraz da bencilce düşünen bir kadın direk nereye gitmek istediğini söyler. Bu tür bir talep erkeği rahatlatsa da, maddi anlamda zor durumda bırakabilir ya da bu kadar talepkar olması canını sıkabilir. Görüldüğü üzere gidilecek yerin kararlaştırılmamış olması bile gerginliğe ya da yanlış anlamalara neden olabilir.)
Hermafrodit Beyin: Aslında davet senden geldiğine göre senin daha önceden belirlemiş olmanı tercih ederdim. Ama illaha fikrimi sormak istiyorsan hafif birşeyler yiyebileceğimiz bir yeri tercih edebilirim. ( Kesinlikle yine akıllıca bir cevap. Mantıklı, dürüst ama empati kurmuş, son tercihi yine erkeğe bırakarak egosunu, ya da o anki maddi manevi durumunu zedelemiyor)
Aynen bu şekilde, muhtemel sorulara muhtemel cevaplar uzayıp gidebilir. Ben ilişki uzmanı değilim elbet, dediğim gibi “ben bilirim” gibi bir iddiam da yok. Yıllarca etrafımdaki sevgili ve arkadaşlık ilişkilerini gözlemleyerek ve kendi tecrübelerimden de yapmış olduğum çıkarımlarla bu sonuçlara vardım. Hooop diye beynimizin cinsiyetini değiştiremiyoruz tabiiki ama en azından biraz çaba sanki ikili ilişkilerimizde kendimizi daha iyi hissetmemizi sağlayacak gibi.
Sizin beyninizin cinsiyetinden ne haber ;)

İtalya… romantizm, tarih, harika binalar, muhtelif güzellikler, yakışıklı erkekler ve Vespalar ülkesi. İtalyan Dili okurken İtalya’yı görmemek, tıp okurken hiç KADAVRA görmemek gibi bişey. Mutlaka gitmeliyim İtalya’ya. Görmeliyim, gezmeliyim, havasını solumalıyım. İkinci sınıftayım 20 yaşında. Çok heyecanlıyım çok. Itır’la da yeni arkadaş olmuşuz. Hatta bu İtalya’ya gidiş olayı yüzünden samimileşmeye başlamışız bile. Bir gün tuvallette konuşan kızlardan işitiyoruz, bir kurum varmış, kalacak yer ve yeme içmeni ayarlıyormuş. Sen de karşılığında sosyal bir hizmette bulunuyormuşsun. Gidip bulduk o kurumu yazdırdık adımızı, aileleri de ayarladık, birtek gideceğimiz tarihin gelmesini beklemek kaldı.
Neyse uzatmayım gün geldi çattı. Bizim bavullar hazırlandı. Öyle az buz değil koca birer dağcı sırt çantası. İçlerinde uyku tulumu da var. Uyku tulumu götürmek şartlardan biri. Nasıl bir yerde kalıp, ne iş yapacağın önceden bildirilmiyor. Ancak oraya gittiğin zaman öğrenebiliyorsun. Bizim koca çantada ama sadece uyku tulumu yok tabii. Kamp yeri olarak boşuna Roma’yı seçmemişiz. Belki geceleri dışarı çıkarız filan diye düşünüp bir sürü gece giyilecek kıyafet, ayakkabı filan doldurmuşuz çantaya. Sonradan bunun acısını çok çekiyoruz tabii. Başka milletlerden gelen gençler bikaç parça giyecek, bir iki yazlık ayakkabı almışlar yanlarına. Sırt çantaları kolaylıkla taşınabilir cinsten. Bizimkiler taşımak şöyle dursun yerlerinden bile kalkmıyorlar.
Ay konudan saptım ben yine, gidiş gününe döneyim. Havaalanında bizim maceranın başlayacağına dair ilk belirtiler ortaya çıkmaya başladı. Ben hayatımda ilk kez uçağa biniyorum. Meğer heyecan yapmışım. Check in sırasında önümdeki adamın bavuluna bayılıveriyorum. Öyle usulca, bırakıyorum bedenimi bavulun üstüne. Gözümü açtığımda bi telaş pür telaşJ Adamda ezilen bavulunun derdinde, hay Allahım ya… Kola filan içirip kendime getiriyolar beni. Uçaktaki durumumuz ayrı bir olay. O kadar çok kıkırdıyoruz ki diğer yolcular artık sesli olarak cık cıklayıp gözlerini deviriyorlar rahatsız olduklarını anlayalım diye. Bizim ülkemizde mutlu olmak hiç hoş karşılanmaz. Kafadan arabesk bi toplumuz biz. Hiç de takmadan eğlencemize devam ediyoruz. Bu eğlence Roma’ya inince biraz sekteye uğruyor tabii. Yarım yamalak italyancamızla yolu bulmak öyle zor ki. Elimizde bir harita ( ikimizde haritayı ters tutmuyosak iyidir yani hiç bi bok anlamıyoruz) bir de yol tarifi var. İnince hemen bir vasıtaya binip istediğimiz yere gideceğimize çok ama çok eminiz. Hatta o kadar eminiz ki birkaç kişiye haritayı gösterip yolu soruyoruz, hepsi aynı şey söylüyor. Önce şehre inip otobüs terminalini bulmalısınız. Ne yaparlarsa yapsınlar bizi bi türlü şehre inmemiz gerektiğine ikna edemiyolar. Hatta bi adam bize iyiden iyiye sinirleniyor, öyle inanmaz gözlerle idiacı iddiacı bakınca.
“Sono ROMANO” diyo adam ukalaca, yani ben ROMAlıyım, benden iyi mi bileceksiniz anlamında. Peki biz ne anlıyoruz:
“Adam “sono Romano” diyo Itır, elin Romanyalısı ne bilir”.
“Haklısın, kızım siktir et”.
Adam bize Romalı olduğunu bi türlü
kanıtlayamıyor bize göre adam Romanyalı, o kadar!
Kendi grubumuz henüz Roma’ya inmemiş, biz iki gün erken gitmişiz başka bir gruba katılacağız. Sonradan kendi grubumuz gelince asıl kalacağımız yere geçeceğiz. Ama şimdi hedefimiz “Hai visto quinto” isimli bi yeri bulmak. Ne aradığın yer hakkında hiçbir fikrinin olmaması:
a) seni iyice salak yapar
b) seni iyice korkak yapar
c) bi süre sonra işin ucunu kaçırırsın
Roma’daki terminaldeyiz en sonunda ikna olup oraya gitmişiz. “Hai visto quinto” beşinciyi gördün mü demek. Yorgunluktan gebermiş, hayvani sırt çantalarının altında ezilmiş, yoğun Roma sıcağında yürüyoruz dilimiz dışarı çıkmış. Bi yandan da soruyoruz:
“Beşinciyi gördün mü yü gördün mü?”
Ya da
“Beşinciyi gördün mü yü biliyomusun?”
Yani şimdi nasıl bir yer olduğunu kelimelerle ifade etmemin imkanı yok. Tek katlı bir mekan, büyükce bir yer. İçeride hemen hemen hiç duvar yok denebilir. Bir mekandan diğerine nişlerle geçiliyor.

Bir yerlerde mutfak benzeri bir oda diyelim, ortasında uzunca bir masa var. Yemekler toplu halde burada yeniyor. Artık o gün kimin içinden geldiyse yemeği o pişiriyor. Tüm duvarlar grafitilerle kaplı. En beğenilen desen çekiç – orakJ Sakallı, saçları darmadağanık, yeni uyandığı belli bi adam bizi karşılıyor. Geleceğimizden haberi var. Yatacağımız yeri gösteriyor. Bi spor salonu. Yanlış duymadınız iki geceyi bi spor salonunda yerde uyku tulumlarıyla geçirmemizi istiyorlar. Kaderimize razı koyuyoruz tulumları yere, öyle korkmuş tavşan ifademiz varki kimse bize fazla bulaşmıyor.
“Bi insan tuvalete girmeden yaşıyabilir mi ki acaba ya? Ben o lağımlara hayatta çişimi filan yapmam” konuşan iç sesim.
Yerde sanki kozalanmış kelebekler gibi bir sürü uyku tulumu var kiminin içi dolu kiminin boş. Burası, İtalya da pek de yaygın olan sol görüşlü toplulukların toplaştığı mekanlardan biri . Böyle yerlerde takılıp, görüşlerini paylaşırlar. Bazıları sanatçıdır, komün hayatı yaşanır. Ama bizim hayalimizdeki Romadan öylesine uzak ki, hayalkırıklığına uğruyoruz. Neyseki iki gün dayanırız diye düşünüp atıyoruz kendimizi bi bara. Orda da çok gerekliymiş gibi bizi bi hatun yakalıyor. Kafa iyi. Deli deli bakıyor, tuhaf bi tipi var. Diyor ki
“Siz Hai visto quinto” da mı kalıyosunuz?”
“Evet”
“Ne işiniz var sizin orda, orayı polis basar bazı geceler, çok tehlikeli bi mekandır, kalmayın bence orda siz.”
İyi kalmayalım da ablacım paramız mı var ki bizim başka yere gidelim. Aman Allahım biz ne günah işledik ya nedir bu başımıza gelen burası nedir böyle?
Gece mecbur geri dönüyoruz tabii. Kıçımız daha da üç buçuk atıyor. Tüm bunlar yetmezmiş gibi akşam yemeği sırasında Yunanlı bi çocuk bizi gözüne kestiriyor. Başlıyor Yunanistan - Türkiye arasındaki anlaşmazlıklar üzerine ahkam kesmeye.
“Dua et” diyorum içimden, “şuan Türkiye’de olsak tükürmüştük senin ağzına pis Yunan domuzu”.
Ama dışımdan:
“Çok haklısın tabii biz Yunanlılar la Türkler kardeşiz, hepimiz ortak bi kültürü paylaşıyoruz v.s.” diyorum.
Allahım kıç korkusu insana neler söyletiyor ya…
Gece mecbur spor salonuna gidiyor, uyku tulumlarımıza giriyoruz. Bu gece ya Yunanlı bizi doğrayacak, ya polis basacak, ya üzerimden fare geçecek ( fobim var benim, fare fobisi) ya da hepsi birden olacak. Ay tüm bunlara dayanamayız. Karar veriyoruz önce biri uyuyacak biri nöbet tutacak, iki üç saat sonra diğeri kalkıp nöbeti devralacak. Önce Itır uyuyor. Ben sürekli tetikteyim. Yarım saat, kırk dakika kadar sonra yanıma yemekte pek hoşlaşmadığım Macar kızla Polonyalı oğlan geliyorlar.
İkisi bir tuluma girip başlıyolar öpüşmeye. Hoppalaaa bunlar yeni tanışmamış mıydı ya? Neyse sakin kalmalıyım.
Ama nasıl sakin kalayım nasıl? Mucuk mucuk öpüşme seslerini hadi göz ardı edeyim de sayı saymaya başladı Polonyalı herif. Evet yanlış okumadınız seks yaparken gidip gelişlerini saydı. Hem de ikisinin ortak dili İngilizce olduğu için İngilizce, ama aksanlı tabii. Aşağı yukarı şöyle bi ses çıkıyodu Polonya aksanıyla:
“One, two, three, four” Ohhh “six, seven, eight, nine, ten, ohh ohh ohh…”
Abicim ben çok fazla fantazi hikayesi duydum ama bu nedir ya bu nedir? Bu nasıl bi fantazidir? Sanırım 60 – 70 deler ki henüz kimse zevkin doruklarına çıkmadan ben kendimi uykunun kollarına bıraktım. Zira zevkin doruklarında çığlık çığlığa ulaştıkları sayıyı duymaya dayanamayacaktım,Itır beni affetsindi ama bu işkenceye daha fazla dayanılacak gibi değildi ya…
Bir günü daha o garip mekanda geçirip ertesi gün asıl kalacağımız kalacağımız yere yollanıyoruz. Yok yok kesin biz tuhafız ve tuhaf olaylar o nedenle bizi buluyor. Bu sefer de dini bir okula gönderiliyoruz abi. Resmen böyle pederler, rahibeler, haçlar, şaraplar, İsalar… Yani filmlerde gördüğünüz dini okullardan işte ama okul yaz tatilinde. Allahtan yataklar gıcır gıcır, banyo, tuvalet mis. Bizim yanımıza Amerika’lı bir seksenlik hatunu veriyolar. Ay pek suratsız, neyse çok da fifi. Çalışacağımız mekana götürüyorlar bizi. Roma’nın işlek caddelerinden birinde oldukça eski bir apartman dairesi ofise çevirilmiş. Bizim gidiş organizasyonumuzu yapan şirketin ofisi. İşimiz pencerelerin pervazlarını zımparalamak, peki biz ne yapıyoruz. En az altı cam zahiyatı veriyoruz zımparalarken. Astarı yüzünden pahalı olunca alıyolar işi elimizden. Artık tek işimiz Romayı gezmek. Takıyolar peşimize bir iki kişi tüm gün sokaklarda fink atıyoruz. Aman tanrım ne güsel bi şehir Roma ya. Allahım otobüs şoförleri bile mi bu kadar yakışıklı olmalı ve bu kadar janti. Tüm grup açık yazlık ayakkabılı bizde tabii boğazlı spor ayakkabılar. Sonuç terden vıcık vıcık olmuş ayaklarımız. Çözüm çorapları ve ayakkabıları camın önüne koyup havalanmalarını sağlamak.
Şimdi gözünüzde şöyle bir yer canlandırmanızı istiyorum. Büyükçe bir salon, loş olarak aydınlatılmış. Okulun yemek salonu burası.
Ama rahip ve rahibelerin kaldığı bölümün. Duvarlarda incilden sahnelerin temsil edildiği tablolar, haç motifleri… Sıra sıra bikaç masa var. En büyük masa bizim için hazırlanmış. Önce salata ve makarna servis ediliyor. Masalarda şarap eksik değil tabii ki. Biz de İsa’nın kanıyla harika yemeğimizi renklendiriyoruz. Ortalıkta sarhoş rahipler, rahibeler (onlar sarhoş diildi), masada özellikle Avrupa’dan bir sürü kız (evet bok varmış gibi tüm grup kızdan oluşuyodu ne şans ya). Yarımyamalak İngilizce sözcükler havada uçuşuyor. Tek İtalyanca bilen Itır’la ben. Ona da İtalyanca denirse tabii peh. Derken tombul baş rahip geliyor, yüzünde ciddi bir ifade var ama yanakları şarapdan pembeleşmişJ elinde bir gazete kağıdı tutuyor. İtalyanca bilen birtek biz olduğumuz için bizi çağırıyor yanına:
“Titi, Banu bi dakika bakabilir misiniz?”
Biz: “Hassiktir, yüzündeki ifadeye bakılırsa ciddi bişeyler oldu”. Masadan kalkıp yanına yaklaşıyoruz. Yavaşça gazete kağıdını açıp içindekileri bize gösteriyor gayet ciddi ama şaşkın bir ifadeyle”
“ Kızlar, bu çorapları Rahibe Maria ağacın üzerinden toplamak zorunda kaldı. Sanırım odalardan birinden uçmuş rüzgar esince. İnanın ağaçtan almak çok zor oldu. Sizin bir fikriniz var mı kimin olduğuna dair”
“Ahhhhhhhhhhhh yer yarılsa da içine girsek, yok daha iyisi ışınlanmak. Bizim kokuşmuş çoraplar yaa. E rahibe Maria niye almak için onca zahmete girmiş kokuşmuş iki çift çorabı, Allahımmm bu kadar olur!”
Söz birliği etmişcesine “hiçbi fikrimiz yok kızlara sorarız deyip” yerimize geçiyoruz. Aramızda çok geyiğini yaptık ama sonra. Düşünsenize tombul bir rahibe, siyahlar içinde ağacın tepesine tırmanmış, elma toplar gibi bizim çorapları topluyor dallardan. Aşağıdan görüntüsü kocaman siyah bi popo ahahahahahaJ))
Günler böyle geçip gidiyor artık son günlere yaklaşıyoruz. Sabahları Roma gezisi, akşamları dini okul ve şarap, genelde leyla dolaşıyoruz rahipler gibi. Gece çıkmalar, yakışıklı italyanlar sadece hayallerimizde. Bari değişik birşeyler yapsak derken, yakınlarda bir Punk konseri olduğunu duyuyoruz. Akşam hazırlanıp tutuyoruz konserin yolunu. Kocaman bir alan bi sürü garip giyimli genç etrafta. Hoşumuza gidiyor aslında oldukça farklı bir akşam olacak. Diyorum ki Itır’a acaba giriş parası nerede ödeniyor gidip bir sorayım.
Gözüme tam da punk gibi görünmeyen bi herifi kestiriyorum, yakışıklıda
“Scusa, dove si prega qua?”
Ve kelimeler ağzımdan döküldükten sonra karşımdaki yakışıklı kocaman bi kahkaha atıyor.
“Valla” diyor, “konser alanı senin, nerde istersen orda dua et” “ha bi de yakınlarda bi kilise var sanırım, orayı da deneyebilirsin.” O alaycı ben şaşkın öyle bakışıyoruz ve sonra ben çakıyorum tabii neler olduğunu.
Allahım ya niye bu iki kelime birbirine benzer ki, italyancada “pagare” ödemek, “pregare” dua etmek. Ve benim söylediklerimi çevirecek olursak ortaya yaklaşık şöyle bişey çıkıyor”
“Pardon buralarda nerde dua edilir acaba?”
Evet iki haftadır ilk kez gece dışarı çıkıyoruz, karşıma pek de fena olmayan bi çocuk çıkıyor, belki doğru soruyu sorabilirsem muhabbet edebilir bile ve peki ben ne yapıyorum: “nerede dua edebileceğimi soruyorum” ve mekanımız bir Punk konseri!!!. Ay ne kadar dinine bağlı ne kadar muhafazakar bi kızım ben.
Allahım bu kadar şaşkın olmak zorunda mıyım ya zorunda mıyım???
İşte böyle, olaylar, komiklikler, korkular, heyecanlar, çok garip yaşanmışlıklar ve harika bir şehir.
Roma’da iki çaylak ardına baktığında tüm ayrıntılarıyla bu harika şehri ama en çok da yıllarca sürecek dostluklarının ilk şaşkın, çocuksu ve komik hikayelerini hatırlıyor.
www.biyolojikanne.blogspot.com
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



- Follow Us on Twitter!
- "Join Us on Facebook!
- RSS
Contact